Ateşkesten çözümü...

Cuma ÇİÇEK

Yurt Gazetesi, Serbest Kürsü, 07 Aralık 2014
 

 
Kobanê eylemleri, niyet tazeleme, fren-denge, Öcalan’a sekretarya, izleme kurulu derken çözüm sürecine ilişkin kamuoyunda önemli sorular oluşmaya başladı. HDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş’a göre “müzakere aşamasına hala geçilmedi”. Başbakan Yardımcısı Yalçın Akdoğan’a göre ise “Kandil Nevruz çizgisine dönmeli”. Görünen o ki sürecin başlamasından bu yana neredeyse iki yıl geçmiş olmasına rağmen Kürt meselesinin çözümüne yönelik dikkate değer bir ilerleme sağlanamamış. Peki çözüm sürecinde neredeyiz? Süreç nereye gidiyor ya da nerelere doğru gidebilir?

Süreç ve farklı beklentiler
 
Yukarıdaki sorulara cevap vermek için, öncelikle ilgili tarafların farklılaşan beklentilerine bakmak gerekiyor. Türkiye’nin batı yakasının temel beklentisinin PKK’nin silah bırakması ve “terörün” bitmesi. Bunun karşılığında örgütün bazı taleplerinin karşılanmasına ise -buna Öcalan’ın serbest bırakılması da dahil- batı yakasının “hassasiyetlerin” gözetilmesi şartıyla “tolerans” gösterilebilir.
 
Aslında AK Parti hükümetinin büyük oranda batı yakasının hassasiyetleri üzerinden meseleye baktığını söyleyebiliriz. Zira, hükümetin sürece dair pozisyonuna baktığımızda, en temel beklentisinin “terörün bitmesi” olduğunu görüyoruz. Sürece dair mecliste çıkan yasanın adına yansıyan “terörün sona erdirilmesi” beklentisinin somut karşılığı ise PKK’nin silah bırakması. Hatırlanırsa, yaklaşık iki yıllık süreç içerisinde ilk kriz PKK güçlerinin sınır dışına çekilmesi konusunda yaşanmıştı. Hükümet ikinci aşamaya geçmek için ısrarla tüm PKK güçlerinin sınır dışına çıkması gerektiğini ve sadece yüzde 20 oranında bir gücün çekildiğini ileri sürüyordu. Buna karşın, PKK ise Kürt meselesinin çözümünün müzakere edileceği ve sorunun çözümüne dair hükümet tarafından adımların atılacağı ikinci aşamada kademeli olarak silahlı militanlarını sınır dışına çekeceğini belirtiyordu. Kobanê krizi sonrasında yaşanan “PKK’nin silahlı mücadeleye son vereceği” tartışmaları da hükümet cephesinin çözüm sürecinden temel beklentisinin “terörün bitmesi” olduğunu gösteriyor.

AKP'nin beklentisi
 
Bununla beraber, AK Parti hükümetinin çözüm sürecini başlatmasının ve sürdürmesinin en temel nedenini PKK’nin silah bırakması ya da silahlı mücadeleyi Türkiye’de sonlandırması beklentisi oluşturmuyordu. Zira, köklü bir reform olmadan bunun kısa vadede olamayacağını hükümet iyi biliyor. Bundan ziyade, AK Parti'nin temel beklentisi, Ortadoğu’da yaşanan çatışma ve siyasi belirsizlik ile içeride yaşanan “saray kavgası” ve “Yeni Türkiye” sayfasının açılması sürecinde üç seçimi güçlü bir şekilde atlatmaktı. PKK’nin pasifize edilmesi bu stratejinin önemli ayaklarından birini oluşturuyordu. Hükümet en büyük koalisyon ortağı Gülen Cemaatini marjinal kılarak, yerel seçimleri ve Cumhurbaşkanlığı seçimlerini güçlü bir şekilde atlattı. Geriye 2015 yaz aylarında gerçekleşecek genel seçim kaldı.

Kürt cephesi
 
Kürt cephesine baktığımızda, Kürt halkının temel beklentisinin “barış” olduğu görülüyor. Kuşkusuz Kürt alanında “terör” söyleminin bir karşılığı yok. Zira kimse PKK meselesini “terör” çerçevesinde ele almıyor, bundan ziyade özünde siyasi olan Kürt ulusal/milli sorununun barışçıl, demokratik yöntemlerle çözülmesini bekliyor. Bu konuda üç temel beklentinin olduğu söylenebilir: Birincisi idari, siyasi, kültürel, sosyal ve ekonomik boyutları olan kapsamlı bir reform süreci, ikincisi çatışmalı dönemin yaralarının sarılması ve hakikatlerle yüzleşme, üçüncüsü siyaset alanının genişlemesi ve demokratikleşme yoluyla PKK’nin Türkiye’de silahsızlanması ve çocuklarının dağdan inmesi, cezaevlerinden çıkması ve sürgünden ülkelerine dönmesi.

PKK-KCK cephesi
 
PKK-KCK cephesine gelince, bu alanda temel beklenti Rojava’nın kotarılmasıydı. Suriye’de devam eden rejim krizi sırasında Rojava’nın inşası ve uluslararası alanda tanınan idari ve siyasi bir yapıya kavuşması, PKK-KCK’nin en önemli hedefini oluşturuyor. Rojava için mobilize edilen insani, mali ve kurumsal kaynağın büyüklüğü bu gerçeği açıkça ortaya koyuyor. Nitekim Kobanê’nin sürecin geleceğini belirleyecek ölçüde büyük bir krize dönüşmesi, anaakım Kürt Hareketinin Rojava’ya verdiği önemi gösteriyor. Çözüm süreciyle, PKK-KCK bir yandan Türkiye’yi mümkünse pasifize etmeyi, değilse etkisiz kılmayı, öte yandan insani, mali ve kurumsal kaynaklarını Rojava için mobilize edebileceği bir iklimi yaratmayı amaçlıyordu.
 
Aslında geldiğimiz noktaya baktığımızda çözüm sürecinin büyük oranda kazan-kazan şeklinde işleyen bir ateşkes süreci olduğunu söyleyebiliriz. Zira hem AK Parti hükümeti hem de PKK-KCK beklentilerini büyük oranda gerçekleştirdiler. Bu anlamda, çözüm sürecinin çökmesini koruyan asıl dinamik tarafların attığı adımlar değil, ateşkese olan ortak ihtiyacıdır.

Stratejik birlik?
 
Ateşkes ihtiyacı taraflar için hala geçerli. Ancak, bu noktada asıl soru şu: Çözüm süreci dönemsel ihtiyaçları ve beklentileri karşılayan bir ateşkes sürecinden öteye yani gerçek anlamda bir çözüm sürecine evirilecek mi? Aslında çözüm süreci içerisinde tarafların tartışma çerçevelerine baktığımızda bu konuda umut veren bazı verilerin olduğu söylenebilir.

Osmanlı dönemi referansı
 
Başta Öcalan olmak üzere PKK-KCK yetkililerinin sürece dair açıklamaları, özellikle de Osmanlı dönemi başta olmak üzere başvurulan tarihsel referanslar dikkate alındığında, anaakım Kürt Hareketinin “barış süreci” kapsamında bölgesel ölçekte yeni bir Kürt-Türk ittifakını anladığını ve bunu önerdiğini söyleyebiliriz. Öcalan’ın 2013 Newrozunda kitlelere sunulan mektubu bu yaklaşımı iyi özetliyor. Anaakım Kürt Hareketi, Türkiye’ye sadece kendi içinde Kürt meselesini çözmesini değil, Irak, Suriye ve İran’daki Kürtleri de kapsayacak şekilde bölgesel ölçekte Kürt siyasetini stratejik ittifak temelinde yeninden yapılandırmasını öneriyor.

Yeni-Osmanlıcılık konsepti
 
Öte yandan, hükümet cephesinden de farklı saiklerle de olsa benzer bir yaklaşımının olduğu görülüyor. “Yeni-Osmanlıcılık” konsepti üzerinden akademide yapılan tartışmalar, yine Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim sonrası balkon konuşmalarında Osmanlı’nın hinterlandındaki başkentleri tek tek sayarak AK Parti'nin başarısını bölgesel bir başarı olarak sunması, özetle Türkiye’nin bölgesel bir güç olma heveslerine işaret ediyor. Aslında Türkiye’nin komşu ülkelerle yaptığı ticaretin toplam içindeki payının son on yılda yüzde 10’lardan yüzde 20’lere çıkması ve Türkiye’nin bu ülkelerle esasında ihracata dayalı bir ilişki kurması, bu hevesin sadece siyasi değil, aynı zamanda ekonomik amaçlar içerdiğini gösteriyor. Türkiye’nin tarihsel yarası olan Kürt meselesinin barışçıl, demokratik yollarla çözümü ve hem Suriye hem de Irak Kürtlerini kapsayacak şekilde bir ekonomik ve siyasi işbirliğinin bu vizyonun hayat bulması için zorunlu olduğu ileri sürülebilir. Bu anlamda “Yeni Türkiye”nin Kürtlerle bölgesel ölçekte kurulacak stratejik ittifaka mahkum olduğu söylenebilir. Tabii kastedilen yenilik gerçek bir yenilikse...

Zaman tükeniyor, kırılma yakın
 
Bu noktada, zamanın tükenmeye başladığını ve tarafların bir kırılma noktasına doğru gittiğini söyleyebiliriz. Görünürde bunun nedeni Kobanê gibi görünse de, sorunun kaynağı daha derinlerde. En önemli neden, iki yıllık çözüm sürecine rağmen ateşkesten öteye dikkate değer bir ilerlemenin kat edilememesi. Aslında Kobanê eylemlerinde de insanları sokağa döken temel dinamiğin bu olduğunu söyleyebiliriz. Türkiye’nin Kobanê’nin düşmesi üzerine olan tüm yaklaşımları ve uygulamaları, sadece patlamayı tetikledi. Ama derinleşen hayal kırıklığı ve biriken öfkenin kaynağını, çözüm sürecinde ateşkesten öteye mesafe kat edilememesi oluşturuyor.

Kazan-kazanda sona doğru
 
İkinci olarak, ateşkesin sağladığı kazan-kazan süreci de sona doğru gelmiş gibi. Zira, hükümet iki seçimi başarıyla atlattı ve 2015 yaz aylarındaki seçimde gücünü koruyacağı büyük oranda ortaya çıkmış durumda. Öte yandan anaakım Kürt Hareketi, Kobanê üzerinden Rojava’nın uluslararası alanda tanınması hususunda önemli bir başarı elde etti. YPG ve Irak Kürt Bölgesi Başkanı Mesut Barzani aracılığıyla ABD öncülüğündeki uluslararası koalisyon güçleriyle kurulan doğrudan ilişki, uluslararası alanda alınan mesafenin en önemli göstergesi. Ayrıca, ateşkes süreci anaakım Kürt Hareketi'ne Rojava’ya odaklanma fırsatı sunsa da, Türkiye’yi Rojava konusunda pasifize etmeye yetmedi. Zira, Türkiye bugüne kadar Suriye’de bir Kürt/Kürdistan bölgesinin inşasının önünü alma üzerine kurulu bir siyaset izledi.

Çözüm sürecinin anahtarları
 
Çözüm sürecinin alacağı seyri kanaatimce üç ana dinamik belirleyecek. Bunlarından birincisini tarafların bölgesel ölçekte yükselen Kürt siyasetini ne ölçüde mobilize ya da de-mobilize edeceği, bu konudaki kapasiteleri oluşturuyor. IŞİD’in Irak ve Suriye’de Sünni-Arapların yaşadığı oldukça geniş bir bölgede idari, siyasi, ekonomik ve askeri hakimiyet kurması ve Erbil ile Kobanê saldırması sonrasında yaşananlar, Kürt meselesinin jeopolitik denklemini büyük oranda değiştirdi. Özetle Türkiye’nin Kürt meselesi, ulusal sınırları ve ölçeği büyük oranda aştı.
 
İkincisi, müzakere sürecinin ve mekanizmalarının alacağı şekil önemli bir belirleyen olacaktır. Çözüm sürecinin ateşkesten siyasi bir uzlaşmaya varıp varmayacağı konusunda müzakere süreçlerinin ve mekanizmalarının nasıl oluşturulacağı, kimleri kapsayacağı, tarafları bağlayıcı süreçleri ve aktörleri ne ölçüde içereceği bu konudaki kilit soruları oluşturuyor.
 
Üçüncüsü, tarafların yol haritalarından bahsetmek gerekir. Tarafların yukarıda özetle verdiğimiz farklı beklentileri bir mutabakat çerçevesinde dengeleme kapasitesi çözüm sürecinin seyrini belirleyecektir. Bu konuda kilit soruyu ilgili aktörlerin politik ajandalarının ne ölçüde uzlaşılabilir olduğu ve bu konuda tarafların bu konudaki imkan ve sınırları oluşturuyor.

Yeni siyasetlere ihtiyaç var
 
Yukarıdaki üç dinamik üzerinden ilgili aktörlerin pozisyonlarına bakıldığında bugüne kadar tarafların dış siyaset alanında meydana gelen olaylara odaklandığını ve iç siyasetteki pozisyonlarını buna göre belirledikleri görülüyor. Bu yol taraflara ateşkes üzerinden alanlarını koruma ve genişletme olanağı sağladı. Öte yandan Kürt meselesinde politik bir çözüm sağlamadı. Tarafların süregelen çatışmaları ve tartışma çerçeveleri bu eğilimin devam ettiğini gösteriyor.
Kürt meselesinde kırılmanın adaleti ve eşitliği temel alan politik çözüm yönünde gerçekleşmesi için yeni bir siyasete ihtiyaç var. Kürt meselesinin jeopolitik denkleminde meydana gelen değişimleri dikkate alan; özgün, milli ve yerel çözüm arayışlarından vazgeçip, çatışma çözümleri konusunda uluslararası deneyimlerin ortaklaştığı hususları dikkate alan süreç ve mekanizmaları hızla devreye sokan ve Kürt meselesinin çözümü için öngörülen yol haritalarını kamusal alanda müzakere eden yeni siyasetlere ihtiyaç var. Çözüm sürecinin geleceğini tarafların yeni bir siyaset inşa etme kapasiteleri belirleyecektir.